Orhan Pamuk’un ”Babasının Bavulu” ve Çeşitli Çocukluk Anılarım

Orhan Pamuk’un her kitabında olduğu gibi bu kitabında da (Babamın Bavulu, Orhan Pamuk[İletişim, 1. Baskı, 2007] -bir roman yazarı olmama rağmen- kendime dair çok şey buldum; herkesin benim gibi düşündüğüne veya düşünebileceğine dair duyduğum ”iyimser” inanç bunlardan biri ve aslında bu blog bu iyimser inancın bir mahsulü. Ayrıca, kalemi elime aldığımda, mürekkebin akışını izlerken sayfaların bana karşılık verdiğini görürken ve bir kitabın içinde bulunduğum sıkıcı, sahtekar ve tekdüze hayattan beni kendi dünyasına çektiği o büyülü anda duyduğum rahatlama, yaşadığını hissetme, kendini bulma hissi Orhan Pamuk tarafından oldukça içten ve şiirsel bir dille anlatılmış.

Ona göre yazarlar bize aslında yeni bir şey söylemez, daha çok bilip de dile getiremediklerimizi ifade eder veya zihnimizin karanlık dehlizlerinde kilitli kalmış düşüncelerimizi açığa çıkarır. Bunun yanında, Orhan Pamuk’un anlattığı gibi, kendimi bildim bileli kalabalıktan bir an önce kurtulup; kendi düşüncelerimle baş başa kalacağım ve kendi dünyamı kuracağım o anın sıkıntısını çekerim. Şunu da ekleyeyim; doğrusu, Orhan Pamuk babasının yurtdışından getirdikleri de dahil bin beş yüz kitaplık bir kütüphane içinde büyümüş, yedi yaşından itibaren sanat ile haşır neşir olmaya başlamış. Kıskanmamak elde değil, çünkü şimdi bunları bin bir türlü gündelik sıkıntının ortasında, bin bir türlü zahmetle yapmaya çalışıyorum. Şu sıralar ”işte şimdi mutluyum” dediğim o biricik anlar ise -aynen Orhan Pamuk’un anlattığı gibi- defterime güzel bir şeyler yazdığımı hissettiğim, bu kitapta rastladığım gibi güzel bir veya birkaç cümle okuduğum ayrıca okuduğum bir şeyden sonra önümdeki sis perdesinin aralandığını duyumsadığım anlar.

Benim ”babamın bavulu” da, benim çocukluğumda esrarengiz ve çekici bir eşyaydı. Babam genelde şehir dışında olduğunda-veya evde olmasa bile yeterdi-, o dayanılmaz merak anlarında açtığım bavulu, her seferinde ilk defa açıyormuşum gibi ve her defasında yeni bir şeylerle karşılaşacağım hiss ile büyük bir dikkat ve istekle incelerdim. Karşılaştığım şeyler genelde hep aynıydı; mermiler, babamın siyasi hayatına ilişkin bir takım dokümanlar, daha sonra babam atmadan hemen önce kurtardığım dedemden kalma evrak çantası (bu evrak çantası daha sonra babamdan kalma şeyleri saklamak için kullanıldı), kalemler, kimlikler… Bu eşyaları büyük bir heves ve istekle incelerken aynı zamanda evin içindeki çeşitli seslerin gürültüsünden uzaklaşır, kitap okur gibi yeni bir dünyaya giriş yapardım. Çocukluğumda hep eksikliğini hissettiğim -Orhan Pamuk’un romanlarında sürekli değindiği ve Türkiye’deki evlerinde çoğunda da benzer bir durum olduğunu sezdiğim- var olan bir baba ile konuşma eksikliğini, onun gizlenen eşyaları ile hemhâl olarak giderirdim sanırım…

”(…) sürekli canlı ve hazır tutmak istediğimiz bir hayal dünyasını taşıyan bir çeşit sepettir de bir roman.” (49)

Aynı konsolun içinde ayrıca pek çok saçma çizim ile katlettiğim -o dönemlerde daha kağıda saygı duymayı öğrenmemiştim sanırım-, hayal evrenimde askerlik temalarıyla ilgili ne varsa döktüğüm bir de asker yıllığı vardı. Beni bu asker yıllığından daha çok şaşırtan şey ise bir büyük atlastı. Daha okuma yazma bilmeden onu açar, resimleri ve haritaları büyülenmiş gibi incelerdim. Daha sonra, okuma yazma öğrendiğimde, atlastaki o büyüleyici fotoğrafların birinin Türkiye’de çekildiğini öğrendiğimde ne çok şaşırmıştım. Yazının ve okumanın ne denli büyülü bir şey olduğunu o  zaman fark etmiştim…

Orhan Pamuk’un şanslı olduğunu düşündüğümü söylemiştim az önce. Bin beş yüz kitaplık bir kütüphane içinde büyümedim ama söz konusu annem ve babam olunca ben de şanssız değildim elbette. Okuma alışkanlığımın şekillenmesinde ve kitaplara duyduğum sevginin gelişmesinde annemin ve babamın rolünü inkar edemem. Bunda biraz çocukluk gururumun da payı vardı. Sanki ezelden beri içimde taşıdığımı sandığım ezikliğin ve iç burukluğunun teselli aracıydı kitaplar. Annemle kitap almaya gittiğimizde, alacağımız kitabın seviyesinin benim yaşımın çok üstünde olduğunu, ne kadar akıllı ve zeki(!) olduğumu söyleyen satış görevlileri doğrusu gururumu okşar, annemin de göğsünü kabartırdı. Bunu hissederdim. Bu beni okumaya, hep daha çok okumaya sevk etti. Ayrıca aile ziyaretlerinde veya babaannemin yanına gittiğimiz o uzun, bitmek bilmeyen saatlerde benim tesellim yine kitaplar, hayal kurmak ve ailenin diğer üyelerinden kalma tozlu kitapları karıştırıp onlara anlam vermek olurdu.

Şu an oturduğumuz evin alt katında oturmuşken artık kitaplara olan tutkumu bilen babam, şehir dışından bana bir kitap seti göndermişti: Çocuklar için Dünya Tarihi. Bu resimli kitabı kaç kere okumuşumdur, resimlerini kaç kere tek tek incelemişimdir, hiç bilmiyorum. Hala tarihe dair bildiğim ne varsa bu kitaptan öğrendiğimi iddia ederim. Ayrıca ne zaman çok bilindik bir tarihi olay aklıma gelse, bu kitapta o olaya ilişkin resim gözümde canlanır Yani, bu kitabın gözümün önünde gelmediği gün yok gibidir.

Yine o dönem kitapları şimdinin aksine bir inatla değil sakin sakin okurdum. Çünkü o geçmek bilmeyen çocukluk günlerinde hem zaman çokmuş gibi görünürdü gözüme hem de zaten öyle okuyacak çok da kitabım yoktu. Elime ne geçerse okurdum yine de. Daha sonra bilgisayarın evimize gelmesi ile kısıtlı süre için oturabildiğim bilgisayarda yaptığım araştırmalar ve alakasız sayfalar ile bitirdiğim kartuşlar çocukluğumun anıları arasında. Peki, itiraf edeyim yaşımın çok üstünde olup, kritik ve ayrıntılı okuma gerektiren pek çok kitabı anlayamazdım ama yine de elimden indiremezdim.Bu kitaplar hala kitaplığımda duruyor. İtiraf etmem gereken bir başka şey ise, o korkunç cahilliğimle, üstelik basit bir ajandaya ve kendi el yazımla, büyük bir ukalalık örneği olarak ”içinde her şeyin bilgisi olacak” bir kitap hazırlamay başlamamdı. Çok şükür, Benelüks ülkelerinin hangileri olduğunu saydıktan ve ”Çocuklar İçin Dünya Tarihi”ndeki hiyeroglif yazısının karşılıklarını kopyalayıp yazdıktan sonra bu basit ve sonuçsuz isteğim geçti. Ama yazma isteğinin tohumlarını içime atmıştım bir kere…

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir. Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle yeni bir alem kuran insan gelir gözümün önüne. (…) ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazan masadan kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun, ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak bu içe bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir âlemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. (…) Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazan uzaktan bakıp seyrederek, bazan parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak, kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız. (10-11)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s