Hemen Sıkılanlar İçin Kısa Bir Antakya Tarihi

Tarih söz konusu olduğunda beni başlıca cezbeden şey daha önce bu topraklara ayak basmış insanları hayal etmek ve zamandan bağımsız olarak aynı mekanda onların neler hissettiklerine ortak olmaya çalışmaktır. Bu nedenle bilhassa yaşadığım yer ve ait olduğum topluluğa ait tarihi anlatılar ilgimi oldukça cezbeder.

Aslen İskenderun’da doğdum ve yaşadım. Antakya ve İskenderun genelde beraber anılır ve tarih boyunca bu havzadaki toprakları ele geçiren tüm egemen güçler bu iki şehri beraber ele geçirir ve beraber yönetirdi. Yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse Hatay Devleti şimdiki Kırıkhan ilçesinin yanında İskenderun ve Antakya’nın önde gelen şehirler olduğu bir ülkeydi ve devlet Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldığı zaman bu şehirler ortak bir kültürel ve tarihsel zeminde ele alındı.

Buna rağmen iki şehir pek çok yönden birbirinden ayrılır ve ikisini bir olarak görmek çok genel bir yanlıştır ve aynı zamanda bir takım tarihsel hataları da beraber getirir. Yine de bir İskenderunlu olarak Antakya’yı düşlemek ve onun tarihini merak etmek uzak duramadığım bir uğraş. Belki de paylaştıkları ortak Helen mirasıdır beni buna iten. Bu yazıda ise şimdi yine yanlış bir adlandırma ile (ki bu konuya sonraki yazılarda değineceğim)  Hatay ili sınırları içerisinde yaşayanların ve genel olarak Roma tarihi ile ilgilenenlerin dikkatini çekebilecek bir konuyu ele alacağım.

Çok önemli bir Roma şehri olması dolayısıyla yabancı tarih çalışmalarında oldukça geniş bir yer tutan Antakya, aynı ilgiyi Türk tarih anlatılarında bulamaz. Oysa bir dönem tüm dünyaya hükmeden Roma İmparatorluğu’nun en büyük üçüncü şehriydi ve pek çok sanatçı ve bilgin yetiştirmiş, güzelliği ile büyüleyen bir yerdi Antakta.

Antakya ve çevresinde ilk yerleşimler milattan öncesine dayanır. Dayanır dayanmasına ama bizi bu yazıda ilgilendiren asıl nokta şehrin bizzat kendisi. Bu nedenle başlangıç tarihimiz M.Ö. 300. Bilinen bütün dünyayı ele geçirme arzusuyla yola düşen, döneminin en kudretli ordularını dize getiren ama seferlerinden dönerken genç yaşta hayata gözlerini yuman bu nedenle de bir hanedanın temellerini atamayan Büyük İskender’in ele geçirdiği topraklar onun ölümüyle dört önemli koumatına arasında bölüşüldü. Selevkos I. Nikator da bu komutanlardan biriydi. Kendisi ayrıca M.Ö. 300 yılında antik Antioch(Antakya) şehrini kurduran kişiydi. Pek çok tapınak ve tiyatro yapıldı, sokaklar heykellerle süslendi. Bir yüzyıl geçmeden şehir bölgenin ticaret, din ve sanat merkezi halie ve Helen dünyasının bir incisi durumuna dönüşmüştü bile.

senpiyer church
Kimilerine göre ilk, kimilerine göre ilklerden biri; St. Pierre Kilisesi

 

M.Ö. 64 yılında şehir Roma ordusu tarafından ele geçirildi. M.Ö. 47 yılında, Sezar Antakya’ya geldi. Bu aslında Antakya’nın altın çağıydı çünkü bu dönemki 600.000 kişilik nüfusuyla şehrin, Roma ve İskenderiye’den sonra o dönemin Roma dünyasının en büyük şehri olduğu düşünülüyor. Ayrıca bu dönem Olimpiyat Oyunları’nın bu şehirde düzenlenmesine tanıklık etti. Selevkos, Roma ve Bizans egemenliği altında pek çok köşk ve konak inşa edildi. Özellikle bugün Harbiye o dönemde de Daphne diye adlandırılan bölge tüm bu ihtişamlı yapılarla süslenmişti. Bu yapıların zemini birbirinden değerli mozaikler tarafından kaplanmıştı. Bugün bu miras dünyanın en büyük ikinci mozaik koleksiyonuna ev sahipliği yapan fakat geçtiğimiz aylarda bir restorasyon skandalı ile gündeme gelen Hatay Arkeoloji Müzesinde görülebilir. 4. yüzyıl tarihçisi Marcellinus Antakya’yı betimlerken şu ifadeyi kullanır;

Hiçbir şehir topraklarının bereketi ve ticaretinin zenginliği bakımından Antakya’yı aşamazdı.

Bu tarif herhalde Roma döneminde Doğu’nun Kraliçesi (Orientis Apicem Pulcrum) olarak adlandırılan şehir için abartılı olmaz.

Hıristiyan tarihi açısından Antakya oldukça önemli bir şehirdir. Çünkü, burası Hz. İsa’nın takipçilerinin Hıristiyan olarak adlandırıldığı ve bir kilisenin kurulduğu (St. Pierre Kilisesi) ilk yerdi. 1963 yılında Roma Katolik Kilisesi Antakya’yı bir hac yeri olarak belirledi. Bu dini önem İslam dini için de devam eder.  Yasin suresinde geçen iki Hıristiyan azizin öyküsü Antakya’da gerçekleşir ve Anadolu’nun(?) ilk camisi Habib Neccar Cami o azizlere kulak veren adam olan Habib Neccar’ın anısınadır.

Bu kısa yazıyı özetlemek istersem bunu Edward Gibbon’un sözleri ile yapmak isterim:

Antakya’da kılık kıyafete gösterilen önem tek kanundu; keyif ve memnuniyet tek amaçtı ve kıyafetlerin ve mobilyaların ihtişamı şehrin sakinlerinin tek ayrımıydı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s