Nusayri Alevileri’ne Kısa Bir Bakış

İstanbul’da okumaya başladığım dönemde -belki de yaşadığım yere duyduğum hasretin etkisiyle- kim olduğuma, kendi öz kimliğime dair sorular çokça aklıma gelmeye başlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayıp eğitim alma şansına sahip her birey gibi ben de klasik Türk tarih anlatısı ile büyümüştüm daha doğrusu büyütülmüştüm. Beynimin içi Türk ulusunun kazandığı ”büyük zaferler” ile dolup taşıyordu. Bir gün ”o büyük, o ulu Türklerden” biri olmak için gerekli gücü ”damarlarımda akan asil kanda” buluyordum ve tarih kitaplarını elimden indirmiyordum. Yine de derinlerde bir yerde gerçeğin böyle olmadığını biliyordum. Benim çevrem, benim köyüm, çevremin yaşayış biçimi asimilasyon altında can çekişse de arkadaşlarımın çevresinden, arkadaşlarımın köylerinden, onların yaşam biçimlerinden oldukça farklıydı. Türbelere gidiyorduk, büyüklerim Arapça konuşuyordu, ”cami” bize oldukça yabancıydı, sakalları dizlerine kadar uzayan şeyhlerimizi her gördüğümüzde hazır ola geçer, ellerini öperdik. Yeni tanıştığım bir insan oldu mu evde sorulan ilk soru ”mınnınna mı?” olurdu.

Lisede ”amcamın” yanına gönderilene kadar din ile, dinim ile, kendi kültürüm ile ilişkim sadece bu kadar oldu. Onun haricinde ben ”yedi düvele diz çöktürmüş yüce Türk ulusunun” bir mensubu idim. Yavuz, Fatih, Atatürk, Kanuni benim atalarımdı. Amcamın yanında öğrendiklerim beni cemaatime bir adım daha yaklaştırmıştı ama yine de kimliğime dair bunalıma bir çare bulamadım. Zaten o çocuk aklımda bunlara ermezdi. Çare okumaktı. Okudum. Öğrendiklerim beni hem üzdü hem aydınlattı. Bugüne kadar sandığımdan başka biriydim, bambaşka biriydim. Önce öfkelendim, çünkü koca bir yalanın içinde büyümüştüm. Hayatımda hiç tanımadığım insanlar benim geçmişimi düşüncesizce şekillendiriyordu. Ve eğer okumasam ölene kadar olduğumdan başka biri olarak yaşamımı sürdürecektim. Nitekim ailem; annem, babam o kadar itirazıma rağmen ”Türk” olduklarını, ”ölene kadar Türk” olduklarını söylemekte ısrarcı. Bu saatten sonra değiştiremem sanırım bu fikirlerini. Sonra, kendimde yeniden bir güç buldum. Önce kim olduğumu tanımaya yönelik -en azından kültürel ve tarihsel olarak- bir yolculuğa çıkmak, sonrasında ise okuyarak, araştırarak tanıdığım bu kültürü tanıtmak ve yaşatmak için.

Şimdi mahcup bir gururla söylüyorum ben bir Nusayriyim. Neden mahcubum? Çünkü bu ırksal bir söylem değil, bu ne kadar ulu, ne kadar gelişmiş, ne kadar üstün bir kültüre ait olmanın verdiği bir gurur değil. Bu sadece gittikçe tektipleşen dünyada özel bir kültüre, özel bir aidiyete sahip olmanın verdiği samimi mutluluk.

Üniversitedeki ilk araştırma kağıtlarımdan ve arkadaş ortamlarındaki sohbetlerimizden sonra bu ait olduğum kültürü tanıtmak ve tanımak için yaptığım ilk girişim. Zaten birazdan okuyacağınız yazı daha önce İngilizce yazdığım bir yazının çevrilip kısaltılmış hali.

Nusayriler kimdir?

Nusayrilik, Nusayri Aleviliği veya daha sık bilinen ismiyle Arap Aleviliği, İslamdaki pek çok Şii mezhepten biridir. Takipçileri Suriye’nin kıyı şeridine, Türkiye’nin Mersin, Adana ve özellikle Hatay gibi şehirlerine yayılmıştır. Terminolojide ”aşırı(cı)” diye adlandırılan bu mezhebin ayrıca bazı Güney Amerika ülkelerinde ve Lübnan’ın Kuzey bölgelerinde de takipçileri vardır.

zulfikar
Zülfikar, Hz. Ali’nin kılıcının bir temsili, Nusayriler için önemli bir semboldür.

Bu mezhep her ne kadar öteki Şii mezheplerle ve Anadolu Aleviliği ile karşılaştırılsa da onlardan pek çok yönden ayrılır. Örneğin Hz. Ali’nin halifelik (imamlık) hakkını destekleme İmam Ali’ye tanrısal özellikler atfetmeye kadar varır. Nusayriler, dini uygulamalarını gerçekleştirmek için yukarıda bahsettiğim coğrafyalarda çokça bulunan türbelere veya hali vakti yerinde bir Nusayri’nin evinde toplanırlar. Dini seremonileri Sünni İslam’dan oldukça farklı olmakla beraber bu seremonilerde kutsallık atfettikleri bahhuru solurlar, bazı özel içecekleri içerler. Genelde bu seremonilerin sonunda ise hırise denilen bir yemek dağıtılır. Nusayriler, tenasuha yani reenkarnasyona inanırlar. En ayırıcı özellikleri ise sizlere ayrıntılarını vermediğim bazı dinsel sırların mezhebin erkek takipçileri tarafından saklanması ve yine bu sırların mezhebin erkek takipçileri arasında ”amcalık” denilen bir geleneksel kurum ile nesilden nesile aktarılmasıdır.

Amcalık kurumunu veya amcalık geleneğini şöyle özetleyebilirim: Artık çocukluktan çıktığına kadar verilen genç bir erkek, ailesinin ve kendisinin istediği ve bu sorumluluğu kabul eden, gerekli yetilere sahip bir erkek cemaat mensubunun yanına ”dini öğrenmeye” gönderilir. Bu kişi baba, dayı, amca, dede gibi yakınları olamaz. Genç erkek üç aşamalı bir cemaate kabul töreninden sonra amcasının yanına gönderilir. Bu sürede mezhebe dair bilgiler ile pek çok dua öğrenir. Ailesini göremez. Bilgileri öğrendiği zaman artık o da cemaatten biridir. Günümüzde bu kurallar gevşetilmiştir. Örneğin pek çok tılmiz yani öğrenci öğrenim süresi boyunca çok özlerse eğer ailesini görebiliyor. Eskiden bilgiler, dualar kulaktan kulağa ezberletilirmiş. Şimdi defterlere yazılıyor.

Nusayrilik, mezhebin takipçileri tarafından her ne kadar bir İslam mezhebi olarak kabul edilse de Pers, Gnostik, Pagan ve Hıristiyan geleneklerinden etkilendiği araştırmacılar tarafından kabul ediliyor. Örneğin Hıristiyanlıktaki Teslis inancı gibi, Nusayri Alevileri tanrının üç şekilde bilineceğini savunur. Tanrı, farklı devirlerde farklı yüzlerde dünyaya gelmiştir. Bu ma’na (anlam) sözcüğü ile sembolize edilir. Bu kavrama  ism (ad) ve bab (kapı) kavramları eşlik eder. Örneğin, dünyaya son gelişinde  Tanrı, Hz.Ali’nin yüzünde görülmüştür. Yani İmam Ali tanrının kendisidir, Hz. Muhammed onun ismidir ve Salman-ı Farisi onun kapısıdır. Nusayriler ayrıca dünya medeniyetine katkıda bulunmuş insanlara da kutsallık atfeder; Aristo, Platon, Ibn Arabi gibi…

nusayrilikNusayrilik’in kökeni uzun zamandır tartışılıyor. Özellikle Fransa’nın Suriye Mandası döneminde ve Hatay Türkiye’ye katıldıktan sonra Nusayrilik’in menşei pek çok araştırmaya konu olmuş. Bazı Türk tarihçileri Nusayrilerin özünde Türk olduklarını ve yerleşim yerlerinin dolayısıyla asırlardır Türk yurdu olduğunu ispat etmeye çalışmışlar. Bu iddiaları tabiki dönemin siyasi atmosferinin gayelerine oldukça uygun lakin yanlış. Bu yanlışlıklar belki farklı bir yazının konusu olabilir.

 

Alevi ve Batılı tarihçiler ise Nusayrilik’in 9.yy.’da Irak’ta ortaya çıktığı konusunda hemfikir. 11.İmam Hasan el-Askeri’nin takipçilerinden biri olan Ebu Şuayb Muhammed ibn Nusayr, Nusayrilik’in öncüsü ve mezhebin adının çıktığı yer olarak biliniyor. Fakat mezhebin asıl kurucusu, Bağdat ve Halep’te mezhep  için iki önemli merkez kuran el-Hüseyn ibn Hamdan el-Hasibi. Bu iki önemli merkezi kurduktan sonra Hasibi, Hamdaniler tarafından kontrol edilen Halep şehrine yerleşiyor. Bu dönemin Nusayrilerin altın çağı olduğu ve bu dönemde Nusayrilerin Anadolu’nun güney bölgelerine yerleştiği düşünülüyor. O dönemden sonra Nusayriler; Eyyubi Hanedanlığı, Memluk Sultanlığı ve Osmanlı Devleti gibi Sünni devletlerinin ve Haçlı Seferleri’nden sonra Haçlı Devletleri’nin hakimiyeti altına giriyor. Tüm bu dönemlerde Nusayriler büyük bir gizlilik içerisinde ve oldukça zor koşullar altında yaşıyorlar. Özellikle Haçlılar ve Osmanlı dönemleri, Nusayriler için diğerlerinden çok daha tehlikeli ve zor oluyor. Ünlü Arap tarihçi et-Tavil’in vurguladığı gibi:

Nusayriler’in geçmişinde iki önemli felaket vardır: ilki Haçlı Seferleri, ikincisi de I. Selim’in katliamıdır.

Bu yazı için bu kadar yeterli sanırım. Bir sonraki yazılarda eğer yapabilirsem Osmanlı dönemini, Alevi kültürünü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin asimilasyon politikalarını daha ayrıntılı inceleyeceğim. İstemediğim incittiğim birileri varsa özür dilerim öncelikle ve eğer bir yerde bir hata yaptığımı düşünüyorsanız lütfen bunu bana yazın. Beraber doğrusunu bulabiliriz. 🙂

Not: Bu yazı akademik bir yazı değildir. Dolayısıyla kaynak vermedim. Ama isteyen herkese kaynak bilgisi verebilirim.

Reklamlar

“Nusayri Alevileri’ne Kısa Bir Bakış” için 7 yorum

  1. Iskenderunda büyüyen bir çocuk olmak kalbinin tüm insanlığa açılması sanırım. Belki inandığımız değerler bambaşka ama her cümleni en son kelimesine kadar okumaktan zevk alıyorum. Sen hep yaz arkadaşım. Kalemin hiç durmasın. Okudukça, okuttukça anlamlanıyor dünya 🙂

    Beğen

  2. Bir Sünni olarak merak ettim, okuyan biri olduğun belli, öğrendiğin inanç kökleri seni tatmin etti mi? Reenkarnasyon, Hulûl, ismini, bab sana mantıklı geldi mi? Özgürlüklerin savunulduğu bir dünyada inanç bilgi ve ritüellerini neden saklama gereği duyuyorsun?

    Beğen

    1. Merhaba Yücel Bey,
      Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Sizin dediğiniz gibi bu bir inanç meselesi. Yani inanırsın veya inanmazsın. Burdaki kilit cümlenin inanç olduğunu düşünüyorum. Yani mesela bir insan ateşe inanabilir. Biz gündelik yaşamımızda ateşi pek çok yerde kullanırken ona biçtiğimiz değer ile o insanınki çok farklıdır o nedenle baktığımız zaman o insanın ateşe tapması bize çok mantıksız görünebilir. Yine de onun inancını yargılama hakkını kendimizde bulmamamız gerektiğini, her inancın belli bir temele dayandığını düşünüyorum. Zaten bu yazı bir inancı savunmaya yönelik bir yazı değildi. Ben sadece böyle bir topluluğun bu dünyada, bu ülkede var olduğunun bilinmesini istedim. O inancı ve bu inancı benimsemiş insanları tanıtmak istedim. Ben teolog veya din bilgini de değilim ama bu inancı paylaşan insanların arasında büyüdüm, bu inancın içinde yetiştim.
      Dolayısıyla içinden geldiğim topluma bir bağlılık duyuyorum ve tektipleşen dünyada bu topluluğun “kültürünün” yaşatılmasının benim bir görevim olduğunu düşünüyorum.
      Neden sakladığım konusuna gelince, aslına bakarsanız gizli saklı hiçbir şey yok. Pek çok yazar tarafından benim sakladığımı söylediğiniz şeyler açığa çıkarıldı. Detaylı bilgi isterseniz size kaynakları verebilirim. Bu meseleye özgürlük bağlamında yaklaşırsak eğer benim bu inancı benimsemiş insanların gizli saydığı şeyleri onların izni olmadan paylaşmam benim değil onların özgürlük alanına müdahale olur dolayısıyla ben onlara bir saygısızlık yapmış olurum. Yine de elimden geldiğince kısa ve öz bir şekilde Nusayrilerin neye inandığını anlatmaya çalıştım ki bunlar aslında pek çok iftiraya verilmiş bir cevaptı.

      Teşekkür ederim.

      Liked by 1 kişi

      1. Ulaş bey ben işletme okumuş bir din görevlisiyim, marjinal inanç ve mezhepleri okuyup öğrenmeye gayret ediyorum. Hayatın her alanında olduğu gibi inançlar arasında da kıyasıya bir rekabet söz konusu. İnancın temelleri sağlam olur, akıldan kalbe süzülerek ywrleşirse rekabet gücü kazanır, aksi takdirde insanlara bir fayda sağlamadığı gibi temeli zayıf inanç grupları rekabet alanındaki diğer güçlü inançlarca önce istismar edilerek kullanılır sonra ortadan kaldırılır. Örn. Kızılderili inançları, inka medeniyeti inançları Hristiyanlık tarafından istismar edilerek yok edilmiştir. Birde bu işin doğası baskın inançlar marjinal inançları ortadan kaldırır. Örn roma paganlığını Hristiyanlık, pers inancını islam ortadan kaldırmıştır.

        Demem odur ki bugün ortadoğu coğrafyasında istismara müsait bir çok inanç ve mezhep var, emperyalist batı bu inanç ve mezheplerini kullanarak coğrafyamızı ve ortadoğu milletlerini terbiye ediyorlar.

        Liked by 1 kişi

      2. Yücel Bey, sizinle bu konuyu daha detaylı tartışmayı isterim ki bence de en mantıklısı bu. Ben bu rekabetin hoş olmadığı görüşünü savunanlardanım. Tabii hayatın her alanında bir rekabet var olacak da ama lütfen bu yazıyı da bu rekabete karşı bir duruş olarak değerlendirin. Tek inanç yerine birden çok inancın olması her zaman hem kültürel hem sosyal açıdan daha çok fayda sağlayabilir biz insanlara.

        Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s