İklimler, Andre Maurois

Bu kitabı yalvarırım okuyun.

Çoğu zaman bir kitabın adına vurulurum, derhal alırım. Çoğu zamanlar ise zarafetiyle bana kitap raflarından seslenen bir kitabı alır derhal arka kapağını okumaya koyulurum. Kitaba dair ilk izlenimlerimi oluşturan bu zaman dilimi kitap alıp almayacağıma, okuyup okumayacağıma dair karar verme sürecimde çok etkilidir.

Andre Maurois’nin ”İklimler” adlı başyapıtı arka kapağını okur okumaz sarsmıştı beni. Derhal aldım, eve gelip çalışma masama oturduğumda elimde sihirli bir şey tutuyormuş hissine kapılmıştım; kitabın kapağını açacağım, kitap daha ilk cümleden başlayarak kelimelerin arasından bana aşka, kendime, insanlara ve bu evrene dair birtakım sırlar fısıldayacak.

İklimler, Andre Maurois (Çev. Tahsin Yücel, Helikopter Yayınları, 6.Basım 2013)
İklimler, Andre Maurois (Çev. Tahsin Yücel, Helikopter Yayınları, 6.Basım 2013)

İlk defa lise yıllarımda okumuştum bu kitabı. Ben o fısıltıları takip ederken git gide başka bir dünyanın kapılarını aralıyormuş hissine kapılırdım. Kimi zaman Odile olurdum, kimi zaman Philippe’in Odile’e duyduğu kıskançlığı en derinden hissederdim, kimi zaman ise Isabelle’in masumiyeti ve saflığı içimde bu dünyada var olan her şeye karşı büyük bir aşk doğururdu.

Bağlanmaya can atan içli aşık, sevilen kadının gerçek yaşamda var olmadığını anlamıştı. sf.20

Romandaki aşkın hiçbir zaman yaşanmayacağının sıkıntısı ama bir yandan da o aşka duyulan büyük umudun eşliğinde kitap bitmişti. Kitaplığımdaki yerine geri dönmüştü dönmesine ama gözlerim kitabın kırmızı puntolarla yazılmış adı ile ne zaman karşılaşsa içimde bir kıpırtı eksik olmazdı.

Her söylediğinde olağanüstü bir şiir vardı. sf.26

 Woman Pouring Water ,Eduard Manet (1832-1883)

Woman Pouring Water
,Eduard Manet (1832-1883)

İki gün önce, tam böyle bir kitaba yakışacak bir günde, kitabı aynı heyecanla okumaya başladım. Bizden önceki yüzyılın başında yaşanmış iki büyük aşkı konu alıyor kitap; Philippe Marcenat’nın Odile Manet’ye ve Isabelle de Cheverny’nin Philippe Marcenat’a duyduğu iki ölümsüz aşk. Önce Philippe ile tanışıyoruz Isabelle’e yazdığı mektup dolayısıyla. Philippe, tam bir Fransız beyefendisi. Zengin, ince zevklere sahip, kuralcı bir ailede yetişmiş, kıskanç ve düşünceli. Odile’e aşık oluyor. Zaten mümkün mü aşık olmamak Odile’e? Yazar öyle bir çiziyor ki Odile Manet’nin portresine yeryüzüne inmiş acımasız bir melek hissine kapılıyorsunuz. Odile aşk için, aşık olmak için yaratılmış bir kadın. Aklımda çizdiğim portresi solgun yüzlü, beyaz kıyafetler içerisinde; saçlarını taktığı toka dizginleyememiş, dağınık. Yanında durduğu çiçek kadar güzel, narin, kırılgan.  Ben hep korkmuşumdur romanlarda tanıdığım kadın kahramanlara aşık olmaktan. Düşünsenize bundan daha beteri olabilir mi? Başka bir insanın zihninde kurduğu, kelimelere aktardığı bir düşe aşık oluyorsunuz. Ben bu hisse en çok Orhan Pamuk’un Füsun’unda yaklaşmıştım, bir de bu kitapta. Philippe, Odile’e olan aşkını anlatırken Isabelle’e hep Philippe olmak istedim. Sonunu bile bile Odile duyulan aşkı tatmak için içimde inanılmaz bir istek duydum. Kitabın sihri işte bu, o düş o kadar gerçekçi ki bir süre sonra gerçek dünyadan kopmuş hissine kapılıyorsunuz. Philippe ile beraber nefes alıyor, Philippe ile beraber aşık oluyor onunla beraber acı çekiyorsunuz. Veya kim bilir belki bana öyle gelmiştir.

Yanılmışım. Odile fildişi ile ay ışığından yapılmış bir tanrıça değildi; bir kadındı; benim gibi, sizin gibi, bütün o mutsuz insan soyu gibi bölünmüş ve çok yanlıydı. sf.34

Philippe’in Isabelle’e yazdığı mektup Odile’e olan aşkını anlatırken bir yandan da kısıtlı bir zamanı konu alan bir anı kitapçığı gibi. Aynı zamanda Philippe’in bu dünyayla ve kendisiyle bir hesaplaşması. Ben aşkın tanımının, onun formülünün bu kadar akılda kalıcı, içten ve bu kadar açık anlatıldığı başka bir şeye rastlamadım ama aynı zamanda Philippe kimi zaman bu dünyanın sırlarını çözmüş bilge bir adam. Philippe’in dilinden yazarın insan bilincinin en derinlerine inen oldukça kuvvetli bir psikolojik çözümleme okuyoruz. Sokrates’in felsefesindeki gibi yazar sanki bizim zaten bildiğimiz, içimizde yatan bize dair bazı gerçeklerin tekrar farkına varmamızı sağlayan bir meşale gibi. İnsanın varoluşuna dair; aşık, kıskanç bir insanın neyi, nasıl hissettiğine dair içimize hapsolmuş, anlatamadığımız duyguları, düşünceleri, Maurois büyük bir ustalıkla ve açıklıkla anlatıyor.

Görünüşü değişmeyen, otları dik ve sağlam duran, ama üzerinde atılan her adımın tüm toprağı ıslatan hain suyu ortaya çıkardığı şu sulara batmış çayırları düşündürüyordu bu durum bana. sf.68

Örneğin, kitaptaki tüm aşıklar insanın tek bir yaradılışta olmadığının, ortama göre veya kitap için konuşursak sevilen insana göre insanın nasıl da değiştiğinin kuvvetli örnekleri. Kitaptaki aşıklar, Fuzuli’nin o ünlü ”ger ben ben isem nesin sen ey yar/ver sen sen isen neyim ben-i zar” beytindeki gibi zamanla sevilene dönüşmeye, onda kaybolmaya başlıyor. Aşkın ne kadar evrensel olduğunu aklıma getirdi bu durum. Seven, sevilen için her şeyden hatta kendinden bile vazgeçiyor. Geriye dönüp baktığından kendisini tanıyamıyor bile. Sevilen için değişmiş, bambaşka bir insan olmuş, silikleşmiş… Sevilen ise kendisine teslim olmuş seveni bir süre sonra görmemeye başlıyor. Bütün o güzel günler, bütün o hisler yavaş yavaş siliniyor bünyesinden. Sevenin kalbinde büyüdükçe büyüyor sevilen ama sevilen bunu görememeye başlıyor. Phillippe ve Odile’in daha sonra ise Isabelle ve Philippe’in başına gelen bu. Katı bir ailede yetişen Phillippe ile rahat bir ailede yetişen Odile’in aşkı daha ilk günlerde çatlakları vermeye başlıyor. Düşünceli ve ayrıntılara çok takılan Philippe ve günü yaşayan Odile… Philippe ne kadar kendini Odile’in aşkında kaybetse de Odile dizginleri her zaman elinde tutuyor ve günün birinde başka bir adama aşık olarak bırakıyor o dizginleri Philippe tepetaklak yere çakılıyor. Isabelle çıkıyor sonra karşısına Philippe’in ve biz kitabın ikinci bölümüne başlıyoruz. Bu Isabelle’in Philippe’e yazdıkları. Güzel, saf, masum ve utangaç Isabelle… Önceki hayatı ellerinden kayıp gitmiş Philippe’e belki de en iyi gelen şey Isabelle oluyor. Yeni bir aşk doğuyor ikisi arasında. Sonu mu? Sonunu siz tahmin edin işte…

Acılı bir andı bu ama derdin bundan böyle çaresiz olduğunu kesinlikle öğrenmem, yaşama cesaretini bulmama yardım etti daha çok. sf.98

Yazar insanın kaderini mi çizmiş bilmiyorum. Ama bundan yüzyıl önce, başka bir yerde başka koşullar altında yaşamış insanların hissettikleri ve düşündükleri, biz 21.yy. insanlarıyla nasıl da benzerlik gösteriyor şaşırmamak elde değil.  Hepimiz aynı şeyleri hissediyoruz, hepimiz aynı şeyleri düşünüyoruz farklı koşullarda yaşasak da. Ama çok az insan aşka dair hissettiklerimizi ve düşündüklerimizi Maurois kadar güzel anlatabilirdi…

‘Mutluluk hiçbir zaman kımıltısız değildir de ondan’, demişti Solange; ‘mutluluk kaygı içinde bir duraklamadır.’ sf.149

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s