Bir fakir Orhan Veli

Bir metni yazarından bağımsız düşünmek oldukça zor olduğu gibi bu metin bir şiir olduğu zaman şair ile metin arasındaki bağlantı daha da güçlenir. Klasik şiir anlayışını yıkıp yerine eski şiire aşina olanların anlaşılmaz bulduğu bir şiir anlayışı getiren, bu şiirlerinde gündelik hayattan, gündelik insanlardan, her zaman her yerde rastladığımız Süleyman Efendi’den bahseden; klasik şiirin etrafında dönüp durduğu temalardan sıyrılan, arkadaşına mektup yazarken, sarhoşken, meyhanedeyken, hatta çocukken kullandığı dili şiirlerinin içine sindiren Orhan Veli söz konusu olduğunda ise şiirlerini okurken onu yansıtan pek çok nokta yakalayacak olmamız hiç şaşırtıcı değil.

Şiirlerinin derlendiği Sakın Şaşırma başlıklı kitapta karşımıza çıkan Orhan Veli -yani metnin anlatıcısı bir bakıma-; yoksul bir İstanbul beyefendisi, yaşamayı, bu dünyada olmayı seviyor bir karşılık beklemeden, pek çok kadınlar sevmiş ama derin bir yalnızlık var içinde, oldukça mütevazi, sıradan ayrıca eninde sonunda hepimizin varacağı yer aynı diyor mısralarında. Kuşu, çiçeği, böceği, havayı, nefes almayı, ağaçları, kadınları, çocukları, çayı, çay bardağını, o an içinde bulunduğu duruma göre yanında ne varsa onu çok seviyor Orhan Veli; kim bilir belki de ona bu dünyada olduğunu, hala var olduğunu hatırlattıkları içindir ama bir o kadar da kırılgan, hüzünlü bir yapısı var. Samimi oldukça; özgür ruhlu, kısıtlamalar ona göre değil, memuriyet de öyle o nedenle, bu dünyayı da pek ciddiye aldığı söylenemez zaten Orhan Veli’nin, materyalist olduğunu söylemek yanlış olmaz hatta. Sonunda ölüm, sonunda ayrılık olan bir dünya ne kadar ciddiye alınabilir ki zaten?

İstanbul Türküsü başlıklı şiirinde, ‘’İstanbul’da, Boğaziçi’nde, / Bir fakir Orhan Veli’yim; / Veli’nin oğluyum, / Tarifsiz kederler içinde.’’ diyen anlatıcı geçmişin aksine el üstünde tutulan, saraylarda beslenen şair değil. İçimizden, bizden biri. Kasideler dizmek, milli amaçlara hizmet etmek değil onunkisi, sokağa çıkıyor, meyhaneye gidiyor, İstanbul’u dinliyor öyle yazıyor şiirlerini. Fakirliğinden sitem ediyor sürekli ama geçim sıkıntısı çekmek onun bu hayattan zevk almasına, gülmesine engel değil. Bu fakirliğine mizahi bir dille bile yaklaşıyor bile diyebiliriz: ‘’Bir ben miyim keyif ehli, içinizde? / Bakmayın, gün olur, ben de / Bir şiir söylerim belki sizlere dair; / Elime üç beş kuruş geçer; / Karnım doyar benim de.’’ [1]

orhan-veli-3

Anlatıcının şiirinde en çok hissettirdiği duygu, şairin bu dünyayı, yaşamayı ve bu dünyadaki her şeyi ne kadar çok sevdiğidir. Özel bir neden aramaz Orhan Veli, bu dünyada yaşamak zaten onun için başlı başına bir şiirdir. Dikilip köprü üstüne seyrettiği her şey, kimi kürek çeken, kimi dubalardan midye çıkaran, kimi uçan, kimi pırıl pırıl bulut olan havada, kimi düdük olan öten, her şey ama her şey[2] onun için birer mısradır ve şair bunlara baktığında işte o zaman bir şiir görür. ‘’Güneş doğdu, ufuk kana boyandı; / Çorbam geldi, sıcak sıcak; / Kamyon geldi kapımıza dayandı. / Karnım tok, / Sırtım pek;/ Ver elini Edirne şehri.’’[3] derken şair, sanki bu dünyada yaşamak ve mutlu olmak demek sıcak çorbayı içmek, binip kamyona Edirne’ye gitmek demekmiş gibi bir hisse kapılır insan. Yaşamak budur anlatıcı için, bu kadar basittir aslında; ‘’karnı tok, sırtı pekse’’ şiir yazacak pek çok neden bulabilir. ‘’Çayın rengi ne kadar güzel, / Sabah sabah, / Açık havada! / Hava ne kadar güzel! / Oğlan çocuk ne kadar güzel! / Çay ne kadar güzel!’’[4] derken sanki yine bir çay bahçesinde gibidir anlatıcı, elindeki çay bardağının içini dolduran sıvı sanki yaşamın gizemini içeriyormuşçasına ilgisini çeker anlatıcının, yudumladığı zaman tattığı şey yaşadığını hissettirir ona, üstelik ‘’sabah sabah ve açık havada’’. Kocaman ünlemlerle bir yaşamaktır bu, yaşıyor olmak her an çığlık, her an kahkaha atma olanağı verir bize ve şair de bunun farkındadır. Nefes almak bile bir şiirsel ahengi barındırır içinde. Çünkü nefes almak bir mucizedir. Hayata gözlerimizi açtığımız günden beri hiç durmadan gerçekleştirdiğimiz bir alışkanlık olduğu için onun sihrini unutmuşuzdur biz faniler ama Orhan Veli bu mucizenin farkındadır işte. Güzel yüzlü oğlan çocuğu da bir mucizedir, ‘’yahut da karıncaların buğday taşımaları yuvalarına’’[5] bir mucizedir. Hangi şiir, hangi şair yaşamın bize rastgele sunduğu bu mucizeyi yansıtabilir? Yansıtamaz hiçbiri ama işte bu şiirin kendisi, yani şiire konu olan şey sanki bir gerçek varmış gibi, oralarda bir yerlerdeymiş ve biz o gerçeğe her satırda yaklaşıyormuşuz hissini verir bazen bize ve anlatıcıya. Sonrası da işte ‘’şeytan diyor, aç pencereyi; bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.’’[6]

Dünyaya ne kadar severse sevsin ne kadar baktığı her şeyde umudun ışığını görürse görsün Orhan Veli, oldukça kırılgan, oldukça hüzünlüdür. Bu dünyada yaşıyor olmanın mutluluğunu ve bir gün herkesin aynı yolun yolcusu olduğunu ve ‘’öyle bir havada gelecek ve vazgeçemeyeceğimiz sevgilinin’’[7]hiçbir zaman gelmeyeceğini bilmenin hüznünü harmanlamıştır Orhan Veli. Zaten yaradılıştan da duygusal bir insandır: ‘’Mektup alır, efkarlanırım; / Rakı içer, efkarlanırım; / Yola çıkar, efkarlanırım. / Ne olacak bunun sonu, bilmem. / ‘Kazım’ım’ türküsünü söylerler, / Üsküdar’da; / Efkarlanırım.’’[8] Anlatıcı başka bir derde de tutulmuştur belli ki ‘’dayanılır şey değildir’’[9] bu dert ama o da nasıl anlatacağını bilemez. Ama yaşama sevgisi her zaman ağır basar Orhan Veli’nin. Bir türlü kopamaz bu hayattan, bu dünyadan, bu denli sevdiği insanlardan: ‘’Biliyorum, kolay değil yaşamak; / Ama işte/ Bir ölünün hâlâ yatağı sıcak, / Birinin saati işliyor kolunda. / Yaşamak kolay değil ya kardeşler, Ölmek de değil; / Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.’’[10]

Son olarak, bu denli sevdiği hayatı o kadar da ciddiye almaz Orhan Veli. ‘’Melih’le aynı kızı seviyorlardır’’ ama aynı zamanda ‘’bulutlar geçiyordur aynadan.’’ [11]Zaten havalar da güzel olmayagörsün Orhan Veli, ‘’evkaftaki memuriyetinden istifa eder’’ hatta ‘’eve ekmekle tuz götürmeyi’’ bile unutur.[12] Hele o Montör Sabri yok mu? Onunla her seferinde sokakta ve her seferinde sarhoş konuşur anlatıcı. [13] Zaten materyalisttir, belki de bu dünyayı ötesinin olmadığını düşündüğü için bu kadar çok sever. Her doğan güne karşı gerinir, bütün kaslarında, her hücresinde yeni günü, yeni bir başlangıcı, güneşin ışığını, doğanın renklerini hissetmek ister.[14] Her şeyin birdenbire olduğu bir dünyada, yaşamayı sadece yaşıyor olduğu için sahiplenmek lazım değil de nedir: ‘’Her şey birdenbire oldu. / Birdenbire vurdu gün ışığı yere; / Gökyüzü birdenbire oldu; / Mavi birdenbire. / Her şey birdenbire oldu; / Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan; / Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire. / Yemiş birdenbire oldu.’’

Velhasıl, bu dünyadan bir Orhan Veli geçti. Süleyman Efendi’yi anlattı şiirinde ama kaderleri benzemedi Süleyman Efendi’ye. Çünkü onun ismi yadigâr kaldı. [15]

[1] Galata Köprüsü, sf.80

[2] Galata Köprüsü, sf.80

[3] Keşan, sf.53

[4] Ne Kadar Güzel, sf.38

[5] Sabaha kadar, sf.36

[6] Sabaha kadar, sf.36

[7] Davet, sf. 37

[8] Efkarlanırım, sf.45

[9] Değil, sf.51

[10] Yaşamak, sf.100

[11] Oktay’a Mektuplar, sf.19

[12] Güzel Havalar, sf.41

[13] Montör Sabri, sf. 20

[14] Karşı, sf. 81

[15] Kitabe-i Seng-i Mezar, sf.32

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s