Mezhep, İhtiyarlık, Çatışma ve Güneş Işığı

Büyüklerim ne der bilmiyorum, yazının hafifletici sebebine sığınarak aklıma düşenleri kâğıda dizeceğim. Sabah erken uyandım. Amcamın (bkz. bu yazı ) ev sahipliği yaptığı namaza gidecektim. Bugünlerde içinde bulunduğum, geçici olduğunu tahmin ettiğim ama nasıl ve ne zaman geçeceğini bilmediğim bir ruhsal çıkmazın etkisiyle biraz geç uyandım, sessizce hazırlandım ve öz amcamla beraber namaza yetiştik. Namazın yapılacağı türbenin çevresi oldukça kalabalıktı (Yaşadığım yerde büyüklü küçüklü çok sayıda türbeyi her yerde görebilirsiniz, kimi zaman bir ev ile aynı metrekareyi samimiyetle paylaşır bir türbe, kimi zaman ıssız bir dağ başında yalnızlığının bütün bilgeliğiyle durur). Büyük bir şehrin hemen yanı başında, onunla iç içe ve gelişmeye başlayan samimi bir deniz kenarı kasabasının yeni nesil yazlık sitelerinin yanındaydı bu türbe. Hava yağmurlu. Etraftaki ağaçlar içimi açıyor güneşi görmesem de ama arabalar ve yan taraftaki yazlık site biraz içine gireceğim manevi anın büyüsünü şimdiden engelliyor. Yine de denize bu kadar yakın olduğumu –tahmini 100 adım- bilmek beni mutlu ediyor. Kokusunu ve havasını göğüs kafesime dolduruyorum.

Amcam ve kardeşi kapıda gelenleri karşılıyor. Şehrin ileri gelenlerinden ikisi de, oldukça güler yüzlüler ve samimi insanlar. Amcamın kardeşinin gür sesini kapıdan duymaya başladım. Yanlarına gidip ellerini öpüyorum. Uzun zamandır görmüyorum onları. Biri bana sarılıyor, biri beni hayırsızlıkla suçluyor, hafiften gülerek.

‘Selâmün aleyküm.’’İçeriye girerken söylediğimiz cümle. Bizde öz amcamla selam verip yan yana iki iskemleye oturuyoruz. Etraf şimdiden kalabalık, namazın başlamasına yirmi dakika var. Bu yirmi dakika kapıdan girenleri inceleyeceğim sanırım. Neredeyse sesi duyulmayacak, ama yine de cümleyi söyleme isteğinde ve gerekliliğinin farkında olan utangaçlar –yüzleri belli belirsiz kızarıyor, başlarını bir anlık kendilerini göstermek için kaldırıp geri indiriyorlar-, yine sesi duyulmayacak şekilde selam verenler ama bunu yaparken bir hayattan bıkmışlık, insanlardan nefret etme veya kibirlilik alameti olarak gördüklerim, büyük bir neşeyle –bugün bayram!- içeri girip selam vererek art arda birkaç anlamadığım Arapça kelimeyi sıralayanlar, gür sesiyle barındırdıkları aşırı özgüveni yansıtanlar, bir akrabasının arkasına sığınıp selamını gözden kaybettiren gençler ve çocuklar ve normal de selam vermeyi başaranlar.

Etrafıma bakınıyorum. İhtiyarlar kalabalığın çoğunu oluşturuyor. Buraya bir iki cümle yazıp sildim, kimseyi yargılama peşinde değilim! Kısa bir süreliğine de olsa bu nüfusla ruh birliği etmek güzel bir şey. Aslında gençlere ne kadar benzediklerini, aslında insan ruhunun sadece yaşa bağlı olmadığını, bozulan yüzün, vücudun içinde hala genç bir ruhu nasıl taşıyabildiğini öğreneceğim.

Birazdan hoca gelecek. Hoca dediysem bu yörede ve diğer pek çok yörede bilinen ismiyle şıh, şeyh artık siz ne derseniz. Bu küçük kasabada ve Türkiye-Suriye sınırına kadar devam eden çizgide deniz kenarına konuşlanmış pek çok küçük yerleşim yerinde pek çok şeyh var. Başlarında genelde Panama şapkası bulunur, bu aslında Arap-Alevi şeyhlerinin Atatürk’ün yaptığı inkılaplara ne kadar bağlı olduklarının açık bir göstergesi. Kültürel asimilasyona maruz kalsalar da Sünni İslam İmparatorlukları döneminde pek baskıya uğrayan bir mezhebin üyeleri olarak Arap Aleviler, Cumhuriyet’e, Atatürk devrimlerine ve kısmı özgürlük ortamına sahip çıkmışlardı -hala Atatürk, Arap Aleviler için bir kurtarıcı ve bir kahramandır, çok azı belki de hiçbiri onunla bizzat tanışmıştır ama bugün pek çok türbede Hz. Ali’nin temsili resminin yanında Türk bayrağı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün portresi yer alır. Panama şapkalarının yanında onları topluluğun genelinden ayıran uzun, beyaz bir sakalları, ağır hareketleri, yarı modern-yarı modası geçmiş tarzda kıyafetleri var. Küçükken bütün çocuklar namaz kılınacak eve hoca girerken kimsenin yönlendirmesine bakmadan hemen sıraya girip hocanın elini öptüğümüzü hatırlıyorum. Bayramdan bayrama sadece babamın ve dedemin elini öpmüş olan ben bu saygı gösterisini her seferinde büyük bir heyecan ve utançla yapardım. Şeyhler bazen bizi yanaklarımızdan öper bazen de sessizce bir şeyler söylerdi, anlamazdım ama bizi koruması için Allah’a dua ediyormuş gibi gelirdi bana.

Büyüdüğüm zaman da bu değişmedi, hatta büyüklerim için de bu değişmedi. Şeyhe koşulsuz itaat demeyeceğim ama sonsuz, sorgusuz saygı şarttır. Nitekim şeyh arabasından indiğinde yardımcısı ile birlikte yine herkes şeyhin elini almak için birbiriyle yarışır çocuklardan sonra. Şeyh namaz kılınacak odaya girdiği zaman ise herkes ayağa kalkar. Erken girdiğim bazı namazlarda şeyhlerin kısık sesle cemaate bir şeyler anlattığını duyardım, yakalayabildiğim birkaç kelime bu konuşmaların geçmişte yaşamış ünlü Arap alevi evliyalarının hayat hikayeleri ve mucizeleri ile ilgili olduğunu söylerdi bana ama hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamazdım ne dediklerini. Namazın en ön saflarına durmuş ihtiyarlar büyük bir merakla dinlerken, arada kısık bir Allah-u ekber nidası yükselirken, ben arka sıralarda bir yerde yaşadığım hayatın anlamına, bu evrene ve önümdeki geçip gitmiş ömürlerin hislerine dair bir şeyler düşünürdüm. Hiçbir zaman da çıkamazdım işin içinden ve eve gidip uyuyana kadar takip ederdi beni düşündüklerim. Fakat, özellikle kılınan namaz eğer bir leyli ise, yani özel günlerde güneşin batması ile başlayan bir namaz ise, içinde bulunduğum mistik ortamdan mı kaynaklı bilmem o anlama yaklaştığımı hissederdim hep, içim tarifsiz bir huzurla dolardı ve baktığım her şeyde bir mana aramaya başlardım.

Hoca geldi, saygılar gösterildi. Hoca ve yardımcısı kendileri için kurulmuş yerlere yerleştiler. Bütün cemaate bir sessizlik hükmetti o andan sonra. Hoca namaz başlamadan önce yapması gereken ritüelleri gerçekleştirdi, herkesi namaza davet etti. Namaz üçe ayrılabilir bu kısımdan sonra. İlk kısım hocanın ve yardımcısının duaları okuduğu kısımdır, pek çoğunda hoca birtakım sözleri yüksek sesle okurken bazen de cemaate direktifler verir. Cemaat bu ritüelleri yerine getirir. İkinci kısım namaz sahibinin veya bir yakınının içeri girdiği ve gelenlere hitap ettiği kısımdır; bazen onun sesi hocanın sesini bile bastırabilir. Bir onu dinlediğimizi ve ona şükran duyduğumuzu belli etmek, kardeş olduğumuzu söylemek için elimizi tam da kalbimizin üstüne koyarız. Üçüncü kısım ise bu namaza has bazı ritüellerin gerçekleştiği kısımdır. Bahur yakılır, elden elde dolaştırılır; sonra bir tür içecek gelir, herkes aynı bardaktan içer, aldığı kişiye teşekkür eder; reyhan dağıtılır herkes reyhanın güzel kokusu eline sinsin diye reyhanı ellerinin içinde ovalar; başka bir içecek ise bir kaseden herkesin eline dökülür, herkes bir yudum aldıktan sonra ellerine ve yüzüne sürer bu sıvıyı; bir ilahi söylenir toplu olarak ve herkes sağındaki ve solundaki insanın elini öper, bu aralarındaki kardeşliğin en önemli sembollerinden biridir. Namazın diğer kısımlarının aksine bu kısımlarda odaya bir hareket hakimdir ve yine ancak kısımlarda ben diğer insanlarla ortak bir hareket bilincine kavuşurum. Diğer türlüsünde ise çaktırmadan diğer insanları izlemekten kendimi alamam hiçbir zaman. Yüzlerine yansıyan cennet düşleri beni her zaman hüzünlendirir. Artık bu hayattan elini ayağını çekmiş ihtiyarlarla, kaynayan kanlarına rağmen uslu uslu oturan gençlerin aynı ortamda olmasının getirdiği karşılaştırma ihtiyacı bana şunu dedirtir:” İşte şimdi buradayım, bu bedenimle, şu gençlerle paylaştığım pek çok şey var ama evet, gözümü açıp kapayacağım bir bakmışım o ihtiyar benim…”

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s