Neden Atatürk, Neden Değil?

Çocukluğuma dönüp bu yıllarımı düşlesem, bir gün değil Atatürk hakkında bir eleştiri yazmak, onun dediklerinin, yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmek bile aklıma gelmezdi.

Atatürk sevgisinin çok yoğun olarak işlendiği bir aile ortamında ve sosyal çevrede büyüdüm. Okul sıralarımda hep Atatürk gibi bir insan olmayı düşlediğim zamanları hatırlıyorum. O inatla okurdum ve onun sözündeki gibi “damarlarımda akan asil kanı hissederdim.” Bir gün büyüyecektim ve Türkiye’yi saplandığı o bataklıktan kurtaracaktım. Cumhurbaşkanı olacaktım; hayır,hayır! O biraz temsili bir makamdı, başbakan olup yürütmenin başına geçecektim -e daha piyasada Başkanlık sistemi yok… Türk milletinin şaha kaldıracaktım. İlk elime geçen atlaslara Misak-ı Milli sınırlarını da çizmiştim. Atatürk’ün istediği gibi. Bir gün mutlaka hepsi geri alınmalıydı. Çok anlasam da o zamanlar Türk Tarihi ile ilgili kitaplar okurdum, hatta Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi de ilgi alanımdaydı. Sümerlilerin Türk olduğu fikrine gerçekten kapılmış, bu milletin ihtişamlı geçmişi gözlerimi kamaştırmaya başlamıştı. Türk insanına yapılan haksızlıkları düşünür öfkelenirdim. Bir de Türkçe en güzel dildi benim için…

Kendimi bildim bileli derler hep, ben kendimi bilmeye 3 yaşında rastladım. Yani ilk hatıralarım, zihnimini içindeki ilk renkli saatler o yıllara ait. Hatırladığım ilk insan ise dedemdi, ona ise her zaman ”Atatürk dede” derdim. Annemin kahve falında da Atatürk’ün Kocatepe’deki silueti çıkınca, tamam işte, bu milletin “makus” talihini yenecek insan benden başkası olamazdı! Şimdi ise ne çok şey değişti… Ve bu değişimler hep sancılı travmalar oldu benim için.

Atatürk çok büyük bir liderdi. Bağnazlığa, saltanata, emparyalizme karşı mücadelesi tüm dünya insanlarına örnek olmalıdır. Bu ülke için yaptıklarını, bu ülkede yaşayan insanların yaşam standartlarını nasıl yükselttiği, onları “kulluktan” bir “birey” haline dönüştürdüğünü inkar edemem, devrimlerini yaparkenki kararlılığına, ileri görüşlülüğüne, entelektüel birikimine, beyefendiliğine hayranlık duyarım.O çok, çok büyük bir insandı kuşkusuz. Fakat o dönem ve sonrasında uygulanan kültürel asimilasyon ve toplumların yaşayış tarzlarına gösterilmeyen hassasiyet son dönemlerde aklımı çok kurcalayan meselelerden biri. O dönemi farklı perspektiflerden daha ayrıntılı ve yoğun bir şekilde araştırmam gerektiğini kabul etmekle beraber, okuyucumun bu satırları Türkiye’de azınlık olduğunu içten içe hisseden ve sonradan keşfeden bir gencin samimi iç dökmesi şeklinde algılaması benim temennimdir.

Hatay’da yaşayan Arap Alevileri özelinde konuşacağım, çünkü benim içinde yaşadığım, büyüdüğüm ve birebir tecrüber ettiğim toplum budur. Arap Alevileri, genel olarak, kısa bir dönem Demokrat Parti’ye verilen desteği saymazsak hep CHP’nin yanında ve farklı sol partilerin yanında saf tutmuştur. Atatürk sevgisi ise Türkiye’de yaşayan tüm Nusayriler için birleştirici bir unsurdur. Hatay’daki bazı türbelerde Hz. Ali’nin temsili resminin yanında Atatürk portresi de görmeniz olasıdır. İki resmi ortadaki Türk bayrağı ayırır. ”Türk” vatandaşlığı oldukça benimsenmiştir diyebilirim. Iğdır’dan İzmir’e, Artvin’den Edirne’ye kadar tüm ülkeyle beraber atar yürekleri. Gerici muhafazakarları sevmezler, sosyal demokratlar ise çok sevilir.

Adana Dervişler köyü bir Arap Alevi
Adanalı ihtiyar bir Nusayri

Atatürk, Nusayriler için Memluklar devrinden beri süregelen sürekli kovuşturma, baskı ve zulümlerin sona erdiğinin bir nevi sembolü. Yeni kurulan laik Türkiye devleti ise de verilmemiş hakların ve yaşama özgürlüğünün garantisi idi. Bu nedenle pek çok Nusayri, Hatay’ın Türkiye’ye katılması sürecinde yoğun siyasi propagandanın da etkisi olsa da Türkiye’den yana tavır almışlardır.

Tamam, hiçbir sorun yok buraya kadar. Nusayriler, Türk devletinin içinde, kendi yaşam pratiklerini bir nebze de olsa sürdürerek diğer sosyal gruplarla göreceli bir uyum içinde yaşamıştır. Göreceli diyorum çünkü, baskılar Cumhuriyet sonrası da devam etmiştir. Fakat, bugün Hatay denilen yerde toplulukların bir arada yaşama refleksi buna üstün gelmiştir. Bunun bedeli ise şudur: Türkleşmek. Annemin, Atatürk adını duyunca gözlerinin yaşarması, babamın siyasi faaliyetleri ve ”inadına Türküz” nidaları, çocukluklarından beri çevrelerinde konuşulan Arapçayı yavaş yavaş unutmaya başlamları, en önemlisi ben ve kardeşlerim için sürekli Türkçe konuşulan son derece homojen bir ortam sunmaları benim için oldukça kilit noktalar. Yüzyıllardır süregelen bir kültürün, bir yaşam pratiğinin, kendine özgür bir tınısı olan bir dilin yok oluş sinyalleri. Her geçen gün farklılaşarak birlikte yaşamanın öneminin arttığı tektipleşen bir dünyaya verilen bir kayıp daha.

Hatay konusunda Atatürk’ün politikası tek bir cümle ile özetlenebilir: ”Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde bırakılamaz.” Benim eleştirim ise bununla başlar. Osmanlı Devleti’nin kalıntılarından yükselen yeni Türk “ulus” devleti, onun milliyetçi politikaları ve ona katılan son toprak parçası: Hatay.

Aslında tarihte Hatay diye bir yer hiç olmadı. Bu sonradan uydurulmuş yapay bir isimdir. Nesillerdir İskenderun, Antakya, Arsuz çevresinde yaşayan insanların bu kabullenilmişliği benim oldukça hayrete düşürmüştür. Hatay diye adlandırdığımız il sınırları içerisinde kalan bölge 40 asırlık bir Türk yurdu değildir, zaten 40 asırlık bir Türk tarihinden de bahsedemeyiz. Yerleşimi çok eskilere dayanan bu bölgede, zaman çizgisinde biraz ilerleyince MÖ. 300’lü yıllarda İskenderun ve Antakya’nın kuruluşuna rastlıyoruz, daha önce de buralarda yerleşimler vardı ama bu son kuruluşlar bu şehirleri öne çıkarmıştır, özellikle de Antakya’yı, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Doğu’nun Kraliçesi. O tarihten Osmanlı Devletinin hakimiyetine kadar pek çok uygarlık tecrübe etmiştir bu topraklar; Selevkoslar, Ermeniler, Romalılar, Pers İmparatorluğu Bizans, Selçuklular, Memluklar…Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ise 1516 yılından beri süregelen Osmanlı Hakimiyeti, yerini Fransız mandasına bırakmıştır. Bu noktada Asi ırmağının can verdiği, Amanosların gölgesinde kalan bölgenin Suriye ile tarih boyunca kültürel, coğrafi ve ticari bağları olduğunu belirtmekte yarar var, yani Hatay Anadolu değil, Suriye coğrafyasının bir parçasıdır. Çok yakın tarihe kadar sadece Nusayriler arasında değil, Hatay’da kalmayı “başarmış” diğer azınlıkların da Suriye’ye akraba ziyareti devam ediyordu. (Sonra ise savaş çıkarıldı.) Bu Roma döneminde de böyleydi, Osmanlıda da. Nitekim, Birinci Dünya Savaşından sonra bölgede Fransız gözetiminde kurulan İskenderun Sancağı, Fransız mandasındaki Suriye’ye bağlanılmak ister. Bu noktada ise Türkiye devreye girer.

Türkiye kaynağını Türk Tarih Tezi’nden alan abartılı savunmalarla “Hatay”ın Türkiye’ye katılması gerektiğini belirtir. Türkiye müdahalesi ile burada bir Hatay Devleti kurulmadan önce (1938) ve kurulduktan sonra, Türkiye’de “Hatay” bölgesinin bir “Türk” toprağı olduğu bolca yazılır, çizilir; “bilimsel” araştırmalar yapılır. Bu araştırmaların temelinde bu bölgede yerleşimler kuran Hitit ve Hurri uygarlıkları vardır. Tabii Hitit ve Hurri uygarlıklarının Türk olduğu önermesi a priori olarak kabul edilir. Böylece Atatürk’ün “40 asırlık Türk yurdu” tanımlaması da kanıtlanmış olur. Örneğin, Hasan Reşit Tankut, 1938 yılında Ankara’da basılan “Nusayriler ve Nusayrilik hakkında” başlıklı kitabının önsözünde, “(…) yeni Türk ilmi ise araştırmalarında ve tetkiklerinde yalnız iki şeyi esas tutuyor! Doğruyu ve Aydını.” dediği halde tarihi çarpıtmaktan çekinmemiştir. Bu yazının amacı, bu ve benzeri kitapların yanlışlığını bilimsel olarak kanıtlamak değil, başka bir çalışmada kaynakları ile değineceğim bir konu bu. Fakat, yine de bu kitaplardaki yaklaşımın bilimsellikten çok uzak, sadece siyasi emellere hizmet eden bir yaklaşım olduğu öok açıktır. Bu araştırmalarda, kafa ölçümlerinden ve bölgedeki Hitit varlığından, 9. yüzyılda ortaya çıkmış batıni bir İslam mezhebinin takipçileri olan Nusayrilerin öz-Türk olduğu sonucu çıkar.

Bölgedeki Nusayrilerin cemaat önderleri, önde gelen isimleri Ankara’ya davet edilir o dönemde; vaazlar verilir, siz aslında Türksünüz denilir. Bir ulus devletin inşaası ve ona sonrada katılması düşünülen bir toprak parçasının üzerinde yaşayan en önemli sosyal gruplardan birini kendi tarafında çekmek için çok yerinde bir harekettir bu. Fakat aynı zamanda bu bölgede 1000 yıldır süregelen bir kültürel, dini, sosyal yapının imkası için çok etkili bir yöntemdir. Hatay’a, nüfus dengesinin değiştirilmesi için, Türkiye’nin geri kalanından aileler yerleştirilir. Hatay’da yoğun bir Türkçü propaganda yapılır. Türkiye’nin isteği doğrultusunda kurulan Hatay Devleti 1938 yılında kurulmuştur, meclisinde “Türkler, Ermeniler, Aleviler, Araplar, Rum Ortodokslar, Kürtler” temsil edilmiştir. Fakat, meclisin çoğunluğunu Türk milletvekilleri oluşturmaktadır. Nitekim Hatay Devleti, Türkiye’ye katılma kararı alır ve 1939 yılında Hatay Devleti son bulur. Bu noktada Hatay’daki nüfus dengeleri değişmiştir. Ermeni ve Hıristiyan cemaatinden pek çok insan Hatay’ı terk ettiği gibi, Sünni ve Nusayri nüfusta da bir hareketlilik olmuştu fakat büyük çaplı değildi. Nusayriler, Hatay’da yaşamaya devam etti, giderek Türkleşti. Bugün geldiğimiz noktada Nusayriler, Sünni Türklerden ayrı bir toplumsal grup olduklarının farkına olsalar da Türkçe konuşur, Türkçe düşünürler, kendi tarihlerini değil de Türk tarihini bilirler, kültürel pratiklerini göreceli olarak korumayı başarsalar da kimlik sorusunai, kim oldukları sorusuna verecekleri cevap oldukça kurmaca ve içi boş olacaktır.

Tabii ki bir insan kendine atfettiği kimliğe sahiptir, sahip olmalıdır ama insanın bilgi alma yolları kapatılır, bilgi zaten egemen zümrelerin onayından geçenleri kapsarsa kendi kimliği ile alakalı çıkarımı o insanın yanlış olacaktır. Yüzyıllardır Arapça konuşan, Arapça düşünen, dünyayı Arapça yorumlayan Nusayriler bir anda kendini zorunlu Türkçe ile sınanırken bulur. Ben Türkçe konuşulan bir ailede büyüdüm, o nedenle evden okula gidince bir kültür şokuna maruz kalmamıştım, fakat Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı döneminde evden okula giden bir Nusayri çocuğunun veya bir Hıristiyan Arap, Ermeni, çocuğunun neler hissetmiş olabileceği aklıma geliyor. Bundan iki sene önce nenem bana kendisinin Türkçe, benim ise Arapça bilmediğimi söyledikten sonra bizim ne konuşacağımızı sorması üzerine benim içine düştüğüm ruh halidir bu muhtemelen veya daha kötüsü; çünkü Arapça düşünen bir ailenin içimndeki, yeni ulus devletin biçimlendirdiği bir çocuk olmak şüphesiz daha ağır bir yüktür. Fakat ben zaten kusursuz işleyen bir sistemin ürünüydüm. Ve kendimi bilene kadar da başka bir insan olabileceğim aklıma hiç gelmezdi. Nenem ve aile büyüklerim yoluyla bana aktarılacak sözlü kültür ve tarih şu an tehlike altında ve daha kötüsü bu kimsenin umrunda değil .

Yine benim özgürce düşünmeye başladığım yıllarda yaşadığım hayal kırıklığı burada anılmaya değer; “kimim ben?” sorusu, pek çoğumuzun sormasdığı fakat giderek tektipleşen bu dünyada hepimizin sorması gereken oldukça önemli bir sorudur. “Kimim ben?” sorusuna verilen cevabı yıllardır kocaman bir yalan üstüne kurulan bir insan olmak aslında bu dünyada var olan önemli trajedilerden biridir. Çünkü, böyle bir insan, gerçeğin perdelerini aralamaya başladığı anda köksüz kaldığını farkeder, bu örnekteki ben olduğumda ise bu bugüne kadar öğrendiklerimin, en önemlisi ise hayal ettiklerimin bir anda boşa gitmesi, tek bir anda yıkılması demekti. Fakat o perdeyi aralamak yine bir insana şöyle bir güç vermeli; ben atalarımdan miras almam gereken kültürü her türlü dış baskıya rağmen savunacağım, koruyacağım ve büyüteceğim.

Bu hiç kolay olmayacak, çünkü en başta insanların önyargıları ile mücadele etmek zorunda kalacak bu insan, sadece başkasının değil kendi insanının da öryargısı ve “öğrenilmiş” doğrulara sahip çıkmaktaki inadı ile. Yıllar önce, çocukken diyelim, tıraş olduğum berberin koltuğuna oturan beni hatırlıyorum, berbere Türk olduğu “öğretilmiş”, bana da Türk olduğum “öğretilmiş”, beraber hükümetin “Türk düşmanı” politikalarını eleştiriyoruz, berber siyasetçi olmak istediğimi biliyor, “bizi de görürsün artık milletvekili olduğunda, bakan olduğunda” diyor. İçimde bir gurur, bir umut geleceğe dair. Şimdi yine gitsem otursam çocukken oturduğum o koltuğa, sohbete başlasak yeniden, acaba ne kadar “vatan haini” olurum çocukluk berberimin gözünde…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s