Annem ve Hüzün

Annem için…

Annemin anlattıkları içimde her zaman “bunu anlatmalıyım, bunlar hiçbir zaman kaybolmamalı” fikrini doğurur. Bu fikir ve bu fikri gerçekleştirememenin acısı içimi yakar yakar kavurur. Annem konuştukça, onun geçmiş acılarına bir çare olamamak ve onun anılarının büyüsü, daha ben doğmadan yaşanmış şeyler ve benim çocukluğuma dair -benim de tanık olduğum yaşanmışlıkların verdiği nostalji hissi beni çok hüzünlendirir. İçimdeki telafisi -artık- mümkün olmayan bir öfke birikir. Öyle hissederim ki bu öfke ancak ben yazdıkça dağılacak ve ancak ben büyüyüp “adam” olduğum zaman çözülecek.

Amedeo Modigliani, “Portrait of a Polish Woman”, 1919, Philadelphia Museum of Art

Büyük bir “adam” olacağım  -ve, evet bu annemin bugüne kadar yaşadığı tüm acıların, telafisi mümkün olmayan tüm yaşanmışlıkların üstünü örtecek. Bütün o kendimi beğenmişliğimle, evet sevgili okur tahmin ettiğin gibi, annemin o acıları, benim büyük “adam” olduğum günleri görmek için çektiğini kurarım kendi zihnimde. Ne düşünce ama! Daha ortaokul yaşlarında bir çocukken mesela annem, kız kardeşleri ile beraber pamuk tarlalarında çalışmaya o yüzden gitmiştir. Görüyor musun bendeki cürreti, annem yetmedi kız kardeşlerini de kattım beni “büyük bir adam” yapmak için gerekli olan ilahi müdahaleye. Bu kutsal kitaplarda anlatılan alametler gibidir belki de; gökyüzünde beliriveren yıldızlar mı İsa Peygamberin doğduğunu haber vermişti?

Dedem de o kazaya o yüzden karışmıştır ve o yüzden üstü başı kan içinde gelmiştir eve. Çünkü biliyorum, babasını o halde görmek annemin içinde onarılmaz hasarlar açmıştır. Bu hasarlar kanına ve genetiğine karışmıştır ve annem yoluyla bana geçmiştir. Hep hissettiğim şekliyle göğüskafesimin içindeki o koyu kırmızı, dumanlı karanlık, dedemin üstündeki kurumuş kanlardır da, annem o kanları görmüştür ve kazımıştır zihnine, ilerde doğacak çocuğunun göğüs kafesinin içinin ne renk olduğunu merak ettiği zaman verecek bir cevabı olsun diye!

Dedem, hapishane ziyaretlerine belki de bu yüzden nenemin yanında annemin gelmesini istemiştir sadece. O günlerin hüznü birikmiştir annemin içinde, bana akmıştır ondan da. Hüzün, nesilden nesile akar da akar. Hüzün sadece kişisel tecrübelere dayalı değildir. Her insan grubunun hüznü başkadır. Şehrin çehresi de ne kadar değişirse değişsin, şimdi ben biramı yudumlarken içime çöken, denizi izlerken kanımı kaynatan bu hüzün ilk defa nesiller önce bir atamın içinde filizlenmişti. O da bu denize, palmiye ağacının yapraklarına, gün batımına, Amanos dağlarının gölgesine bakarken beni hissettiklerimi hissetmişti ve tüm bunlar annem yoluyla bana geçti Sizin anlayacağınız sadece genlerimi ve kanımı miras almadım. Sokaktaki çocukların çığlıklarının verdiği, denizi izlerken içime giren coşku, yolun kenarında duran adamın yüzünün çizgilerindeki sırrı çözmek isterken yüzümün aldığı şekil; bunları da miras almışım işte! Akdenize, palmiye ağacına ve dağın gölgesine bakarken, dünyanın halini, acılarını, sefaletini ve ikiyüzlülüğünü düşünürken içime düşen, “Allahım nedir bu sır?!” hissi genetik bir mirastır bana, ve evet bu mirasın aktarılması için annemin 14 yaşında nişanlanması(!), 19 yaşında bana gebe kalması(!) gerekmektedir sevgili okur.

 

modigliani
Amedeo Modigliani, “Portrait of a Polish Woman”, 1919, Philadelphia Museum of Art

Güneşin nazlı nazlı battığı pek çok yaz akşamında olduğu gibi annemle yaptığımız yemek sonrası muhabbettleri uzar ve annem, daha önce defalarca bahsettiğimiz yaşanmışlıkların üstünden bir kere daha geçer, ben ve kardeşlerimden de aldığı destekle. O konuşur, hafızamızın bizi götürdüğü yere kadar da ben ve kardeşlerim takviye yaparız anlattıklarına. İlk başlarda eski anıların verdiği -her ne kadar haksızlıklarla ve acılarla dolu dolu olsa da- nostaljik tatmin hissi benzersizdir. Biz artık büyümüşüzdür -çok şükür!- ve o sepya renkli, pastoral anılar geride kalmıştır. Annem artık üç çocuğunu da türlü zorluklarla büyütüp “bir yerlere getirmiş” başı dik ve fedakar kadındır. Fakati, sohbet ilerledikçe benim içime çöken hüzün artık dayanılmaz olur, hemen yalnız kalmak, kendimi evden dışarı atmak isterim. Evden çıkınca da ne yapacağımı bilemez, avare avare dolaşırım. İçimde büyüyen hüzün beni yorgun düşürünceye kadar. Halbuki, yapmam gereken bellidir; kaleme sarılmak ve yazının büyüsüne kendimi bırakmak.

 

Ne yazacağımı bilemem. Beynim üst üste gelen anıların ve düşüncelerin hücumuna öyle bir uğrar ki hepsiyle başa çıkamaz ve işleyemez olur, uyuyup huzura kavuşmak ister. Bugün ise öyle olmadı. Yazmak istiyorsan, kalemi eline almalısın ve ilk çiziği atmalısın kağıdın üstüne. Evet, her şey çorap söküğü gibi gelmez mi sonra? Şimdi denizi izleyip, biramı yudumlarken yaptığım da bu oldu. Evden kendimi atarken ne yapacağımı bilemez haldeydim. Tek bildiğim annemden bana kalan ve çocukluğumdan beri beni etkilemiş her şeyi yazmak isteği idi. Beni bir sandığın için koyup tarlada çalışan annemin anısını yazma isteği mesela, çocukken canlı ve savunmasız bir kaplumbağayı taşla eze eze öldürürken ki beni yazmak isteği. Neden yapmıştım? Bunu hiçbir zaman çözemedim. Fakat, taşı mağrur bir havayla kaldırıp, buğday başaklarının arasındaki kaplumbağanın üstüne hırs ve nefretle indirmem hiçbir zaman gözümün önünden gitmedi. Zihnim o masum kaplumbağanın katliyle meşgulken -hiçbir zaman affedemedim kendimi-, dedemin vefat ettiği güne sıçrar birden. Zihnimde en geriye gidebildiğim yer dedemin ölümüdür. Yağmurlu bir gündür ama mevsimlerden hangisi bilemem, ben odaya sonradan alınırım, dedemin ölüsünü öpmek için, halam da dedemin üstündeki örtüyü hafifçe kaldırır, sonra cenaze evinde daha çok kalmamam gerektiği fark edilir ki, amcamın eski nişanlısının elinden tutmuşumdur. Yokuşun başında bekliyorum. Yağmur hala yağıyor ama zaman durmuş. Hareket eden sadece yağmur damlalarıdır, onlar üzerimize yağarken zihnim sadece sırtımızdan görür bizi. Ne dersin sevgili okur? Bu gerçekten yaşanmış mıdır? Yoksa kendi uydurduğum bir kurgu, bir hayal midir?

Sonrasında ise dedem benim için, dedemin mezarındaki otları ateş yakıp temizlerken ağlayan anneannemdir, -evet babamın babası ve annemin annesi kardeştir-, ve şimşekler bütün gökyüzünü kaplamışken, bir minarenin yanında tekerlekli sandalyesiyle, kollarını açmış yalvarırken rüyama giren yaşlı adamdır. Sonrasında gördüğüm rüyaları pek hatırlamam, ama bunu unutmam.

Annemin telefonla konuşurken, hayali bir yaratık, bir yanılsama gördüğünü söyleyip bayıldığı günü de unutamam. Çocuk zihnimle olanlara anlam vermeye çalışırdım. Benim güzel annem neden bayılmış olabilirdi? Annem neden bir koltuğa yatırılmış peki, neden ona tuzlu ayran veriyorlar? Bunların hiçbirine anlam veremezdim. Sadece izlerdim, hafızam her şeyi kayıt altına alırken. Dedem bize geldiği zaman oturma odasının ortasına serilen kocaman yorganın, ortaya konulan bir kase mevlana şekerinin de bir sırrı vardı kuşkusuz. Dedem neden Saddam Hüseyin’i severdi de, bu sürekli küfür ettiği Amerikalıları sevmezdi? Kamyon şoförü olaan dedim neden Irak’tan bana oyuncak bir kalaşnikof ve ben oyunca silahı doğrultup sıkarken neden torununu gurur ve sevgiyle izlemişti? Peki ya dedem neden balığı olduğu gibi, bir yeşil soğanı da katıp ekmeğe sarar öyle yerdi? Yorumlayamazdım. Sadece oturup izlerdim. Direksiyon başındaki babamı, yanında susmuş dudaklarını bir sağa, bir sola büzen annemi, evrenin sonu kadar karanlık, “öcüler” kadar korkutucu dağları, arabanın içindeki garip sessizliği izlerdim de izlerdim. Belki işte o zaman aklıma gelmişti bu sessizliğe anlam verecek, bir anlam katacak “büyük adam” olmak!

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s